7 Şubat 2012 Salı

ACILARA ZAMAN AŞIMI VAR MI?





Acılara zaman aşımı var mı?
Ya ölümlere?
Zaman aşındıkca acılar da yok olur mu?
41 insan... 41 yaşam...
41 isim... 41 zaman... 41 acı.
O gün oradaydım.
Bir annenin evladına veda edişine tanıklık ettim.
Karşıyaka mezarlığındaydık onlarcası ile birlikte.
Çok acı çok ölüm çok veda görmüştüm o güne kadar.
Karşıyaka’nın tepelerinden birinde,
Taze kazılmış bir mezarın yanıbaşındaydı,
Sesi soluğu çıkmıyordu artık.
Oysa isyan ediyordu çığlık çığlığa
Ve kimse duymuyordu o çığlıkları.
Belli ki acı yırtıyordu yüreğini,kanıyordu içinde bir yerleri.
Gözlerinden yaş akmasa da yüreğinde kan damlaları birikmişti.
Kolay değildi bu veda... Gidip gelecekti son vedasında...
Üstelik Hızlıca gidip HIZLANDIRILMIŞ dönecekti.
Toprağa hınçla parmaklarını geçirdi... Tırnaklarının arasında kaldı kum taneleri.
Söküp çıkaracaktı,toprağa vermeyecekti.
Sımsıkı avuçluyordu; yavrusunun elini tutarcasına.
Yüzünü yasladı toprağa sonra, onu koklarcasına uzandı.
Gözünden o an döküldü bir damla yaş, toprağa karıştı.
Nedenini hiç bulamadı.soruları hep yanıtsız kaldı.
Çok gençti...tarih 2004...aylardan temmuz.
Belki benden küçüktü... Belki benden çoktu gülüşleri.
Benden çoktu yaşama sevgisi... Belki hepimiz gibi bugünleri görmekti dileği.
Ve daha nice yılları ardında bırakmaktı hayali... Olmadı... HIZLANDIRDILAR onun yaşamını. Öldürdüler.
Son görev sorumluluğuyla ordaydı onlarcası. Ama birtek sorumlusu yoktu HIZLANDIRILAN ölümlerin.
“Adalet treni kaçmadı henüz” diyerek topraktan kaldırdı annesi yüzünü.
Geri getirmese de hesabını verecekti birileri, adaletin treninde.
Her temmuz... her doğumgünü... her yeni yıl.. zaman aşımı olmadan büyüdü acısı...
Zaman aşımı ana yüreğindeki acIyı hafifletmeyecekti
Zamanla daha da arttı sızısı. Daha da yaraladı.
Zaman aşımı aşındırmıyordu bir annenin acısını.
Zaman aşıp gidecekti ama acı hep olduğu yerde katlanarak yaşacaktı.
O anne ve diğer 40 anne için:
ADALET TRENİ ÇOKTAN KAÇMIŞTI...

24 Ocak 2012 Salı

BABAM VE BÜYÜK İNSAN

Yaşım çok küçüktü... hani sözcüklerin anlamını bile bilemediğimiz zamanlardaki...
Sabahın ilk ışıklarıyla bakkal dükkanımızı açardı babam.
Koltuğunun altında çoktan sıkıştırdığı Cumhuriyet Gazetesini dükkanın orta yerindeki masaya bırakırdı.
Okuduğu gazeteden fişleneceğini hiç aklına getirmezdi,


O günlerde kimse korkmazdı kimlerin “o” gazeteyi göreceğinden.
Orta yerde dururdu.
Hep aynı sayfada uzun uzun kalırdı. Okurdu bakkalda müşteri olmadığı anlarda.
En derinde o sözcüklerle buluştuğunda gelen müşteriye yüzünü asardı.
Dikattlice bakardım yüzüne,”Uğur Mumcu” derdi; “büyük adam”
Anlatırdı yandaki komşu manava kasaba babam:
... “cesur bir kez, korkak bin kez ölür”.
“demokrasi, özgürlük, vurulduk, asıldık öldürüldük ey halkım unutma bizi...”
Hiçbirinin ne anlama geldiğini bilmeden dinlerdim.
Babamın sözlerindeki heyecana,inanca hayran kalırdım...
“Büyük adam” sözü hep hayallere süreklerdi beni,
Bir çizgi roman kahramanı gibi algılardım Uğur Mumcu adını.
Yaşım daha 5 – 6 ..
Çok zaman geçti değişti herşey
Değişmeyense babamın sabahın ilk ışıklarıyla bakkalı açması
Ve masa üzerindeki gazetesiydi...
Büyüdüm... Yaş oldu 17 - 18...
Sözlerin cümlelerin ne anlatmak istediğini kavrar oldum.
Okunmuş bir Cumhuriyet Gazetesinde babamın “büyük adam” dediği Uğur Mumcu’yla tanıştım...
Anlamaya çalıştım.. düşündüm... demokrasiyi, özgürlüğü,kürt sorununu...
Ve öğrenmeye çalıştım:
“mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamak gerektiğini...
Ölümü de biliyordum artık suikastı da.
24 Ocak’tı... Yıl 1993. Yaşım 18.
Babamın yüzündeki acıyı unutmadım uzun süre.
Gözyaşıyla komşu manava kasaba anlatıyordu yine Uğur Mumcu’yu
Bu kez ölüm vardı acı vardı sesinde.
Milyonlarcası ile birlikte yürüdük soğuk bir kış günü.
Açmadı babam o gün bakkalı. Gazete de almadı.
O büyük insanı küçücük insanlar nasıl yokedebilirdi ki?
“Neden” diye sordum günlerce.
Biraz daha büyüyünce anladım nedenini....
Birkaç yıll sonra kapattı bakkalını babam...Gazetesini artık evinin balkonunda okuyor.
Çekinerek söylüyor hangi gazeteyi okuduğunu.
Yine de inandıklarına sahip çıkarak dimdik yürüyor,konuşuyor, savunuyor...
Bense gazeteci olmaya çalışıyorum 14 yıldır...
“Büyük adamın” ardındansa tam 19 Yıl geçti.
6 935 gün... 16 640 saat... 9 986 400 dakika...
“Zaman su gibi akıp geçiyor” du ya hani,
İşte o söz bu sokakta yalanla el ele yürüdü.
Burası Uğur MUMCU’nun sokağıydı çünkü...
Karanlığın aydınlıkları esir ettiği yerdi.
Bombanın patladığında YOK OLDU ZAMAN DENEN YALAN.
Acıyı aynı bıraktı milyonlarca dakika geçse de;
Aynı yerde kanadı kırmızı bir karanfil...
Ve Bir Pazar sabahıydı, hiç Pazartesi olmadı o sokakta...
KIRIK BİR GÖZLÜK MİRAS KALDI MİLYONLARA ...
BAKMASINI BİLENLERE...

23 Aralık 2011 Cuma

İYİ UYKULAR TÜRKİYE

İYİ UYKULAR TÜRKİYE !!!



Tam 14 gün boyunca bütçe denleştirmeye uğraştılar..
Sabahlara kadar “insanüstü” çalıştılar.
An geldi yorgunluktan bitap düşüp uyuyakaldılar...
Yeri geldi güldüler yeri geldi bardak kırıp birbirlerinin boğazına sarıldılar.
Ne de olsa herşey millet içindi.
Halkın refahı, mutluluğu, insanımıza daha iyi hizmetti aşkın adı.
Tarihi bile sorguladılar. Biri sırf bütçe denlkeşsin diye “Kıbrıs’ı işgal ettik” dedi.
Katilamları isyanlara çarpıp yüzleşme açığını nasıl kapatacağını anlatan oldu.
Elma ile armutu topladılar millet için. Simit hesabıyla vatandaşın cebinden çıkanı buldular.
Et fiyatlarıyla bir deri bir kemik kalan çocukları doyurdular.
“Ekmek dün bu kadar alınıyordu bugün bu kadar” diyerek halk ekmek kuyruklarını bitirdiler.
Vuvuzela öttürdüler. “İşssizlik azalıyor anlamayana davul zurna az” dediler.
“Şahsıma yönelik sataşma var” hırsıyla hop oturup hop kalktılar. Ne hainlik kaldı ne şerefsizlik.
“Grubumu itham eden ağır sözler” dediler, 69’a göre söz hakkı istediler.
“Çüş” diyeni de çıktı, ithamlarında dozu kaçıran da. Kaçırmak girince işin içine,
Muhalifine “Gaz kaçırıyorsun” diyerek milletin doğalgaz faturasını hatırlatma çabası bile oldu.
Kıpkırmızı kesildi yüzleri.
Utançtan değil,liderine atılan lafa yanıt verememekten;
Kiminin ar olmasa da şah damarı çatladı.
Soyadımı doğru söylemediniz diye isyan edeni oldu.
Kavga çıkardı.
Millet okusun da ne kavgalar veriyoruz görsün diye tutunaklara girmeye çabaladı az konuşanı.
“2012 yılı bütçesi üzerine Grubum adına söz almış bulunuyorum” dedi herbiri.
Tam 1500 sayfa tutunak tutuldu millet için.140 saat sürdü milletin bütçesini denkleştirme kavgası.
Ama 5 dakikalarını aldı 7 500 liralık emeklilikleri.15 gün boyunca düşmandılar iki dakikada kardeş oldular
Ne bağırdı ne de küfretti hiçbiri.
Yoksulluk diyen de olmadı açlıkta,
İşsizlik mi emekli mi hiç duyulmadı.
Kürt de yoktu Türk de. Kavga da yoktu gürültü de.
İki önerge,
4 parti ortaklaşa bitirdi herşeyi.
Eşine az rastlanır bir uzlaşıyla üstelik.
2 yıl vekil olana “emeğinin” karşılığı verilmeliydi.
Verildi.
İyi uykular Türkiye...

6 Aralık 2011 Salı

HİÇ "TORLUK" GÖRDÜNÜZ MÜ?

SİZ HİÇ “TORLUK” GÖRDÜNÜZ MÜ?
Birkaç gün önceydi sanırım,minik bir kız çocuğunun kaybolduğu haberi düştü ajanslara. Konya Beyşehir’de 2 yaşında bir kız çocuğu;adı Songül’dü.
O kaybolmadan önce 9 kardeşinin en küçüğüydü.
Kaybolmadan önce diyorum çünkü kaybolduğunu duyan hamile annesi sinir kriziyle 10.doğumunu yaptı. O da kızdı.
Beyşehir’de ormanlık bir alanda,Yeşildağ civarında kayboldu Songül.Çok soğuktu o gece.Eksi 5 dereceye düştü sıcaklık.Ağladı bütün gece.Korktu çok üşüdü.Üzerinde bir tek kazağı vardı Songül’ünhiç montu kabanı olmadı çünkü. Üşüdü ağladı.Korku ısıttı minik yüreğini ama elleri ayakları buz kesti.
Seferber oldu babası arama kurtarma amcaları.20 saat sonra buldular Songül’ü.Ormanlık alanda çalıların arasında ağlıyordu.
Onu bulan amcasının yanında güvende hissetti kendisini. Konuşmadı, ağzında zaten emziği vardı, açtı üstelik.Çok iyi bildiği açlıkla ağlıyordu.Bir daha ağlamadı.Hiçbir şey yapmadı. Öylece durdu.
Baba Necat Çelik (42).
Mardin’den kalkıp Beyşehir’e geldi. Mardin nere Beyşehir nere.
Dile kolay 900 km. Ama ekmek parası, işsizlik, açlık ve yoksulluk. Kadere boyun eğmemekti adı.
Yeşildağ’ın ormanlık alanında çadırını kurdu.11 nüfus naylon çadırın altında yaşam savaşı veriyordu.Meşeden odun kömürü yapıyordu Necati Çelik. Hani piknik keyfinizin olmazsa olmazı.Yanınca; ete, tavuğa ayrı bir tat veren. Oysa Çetin Ailesi tadını unutmuştu hatta iki yaşındaki Songül hiç bilmedi onları...
O çadır hayatlarıydı. Okul görmedi çocuklar.Banyo desen çadırın orta yerinde.Tuvaletse dışarda.Hastalık bırakmadı yakalarını. Hastane nedir bilmedi hiçbiri. Çadırları herşeydi. Songül’ün 37 yaşındaki annesi 10.çocuğunu da çadırda doğurdu. Doktorsuz, ebesiz...

Çadır kurulduğunda Ağustostu.Aralık geldi, dönmeleri gerekiyordu Mardin’e. Dönemedi baba Necati Çelik.2 ay erteledi memlekete dönmeyi.”Ama orada İŞ, AŞ yok. Biraz daha para kazanıp, ekonomik sıkıntı yaşamamak için kaldık." diyebildi.
10 çocuğu için gurbette çadırda yaşadı Necati Çelik.
Odun kömürü yaptı günlerce. Torluk kurdu.Ateş yaktı.Meşeleri için için yaktı. Kendisinin karısının yanma ihtimalini düşünmeden ateşle savaştı.-siz piknik keyfinizi sürün diye.- Odun kömürünün nasıl yapıldığını anlatmak zor. Gözünüzde şöyle canlansın yeter: “Ortalama 100 kg odundan 20-25 kg mangal kömürü yapılıyor. 15-20 gün sürüyor o emek.”
Peki bunca alınterinin karşılığı.Kiloda sadece 2,50 TL.
Hadi bir hesap yapalım:
100 kg odun toplayıp TORLUK kuran Necati Çelik en fazla 62.5 lira kazanacak.
Siz hiç Torluk gördünüz mü? demem o yüzden.
Odun kömürü yakıp keyif yaptığınızda bir düşünün derim.
Songül’ün ağlamasını...babasının 11 kişilik ailesini bir naylon çadırda hayatta tutmak için verdiği mücadeleyi...37 yaşındaki annesinin 10.çocuğunu doğuruşunu. Yoksulluğu...işsizliği..açlığı..zorunlu göçleri...eti..tavuğu...kömürü... pikniği...
Konya Beyşehir’de 2 yaşındaki Songül kayboldu,ne mutlu ki bulundu...
Bana bir yerlerdeki acıları tanıttı Songül..
Yoksulluğun, çaresizliğin, kimsesizliğin “Torluk” halini gösterdi...
Songül’ün bulunması aslında:
“ Türkiye’nin küçük ama milyonlarca gerçek fotoğrafını tanıttı.”

24 Kasım 2011 Perşembe

BAŞBAKAN KİME SAHİP ÇIKIYOR?

İSKİPLİ ATIF HOCA MI?

Malum tarihimizle yüzleşmek gerek. Başbakan açık seçik yakın tarihin bir sayfasıyla yüzleşti.Hatta CHP’yi dönemin koşullarına bakmaksızın “KATLİAM PLANCISI” gibi anlattı.Cumhuriyeti kurmakla övünen bir partinin elinde kan var demeye getirdi. Dersim katlimanın hesabını sormak hatta devlet adına “özür dileme” O’na nasip oldu.

Başbakan DERSİM’den dem vurdu sözü İSTİKLAL MAHKEMELERİNE getirdi.Acaba o dönemde verilen kararlar adına da mı özür dileyecek derken, İSKİLİPLİ ATIF HOCA’dan bahsetti. Ali Çetinkaya’nın kim olduğunu hatırlattı. Hani Şeyh Said İsyanı’ndan sonra kurulan ve 7 Mart 1927’e kadar görev yapan İkinci Dönem Ankara İstiklal Mahkemesi’nin başkanlığını yapan isim. “Sanığın idamına, şahitlerin bilâhare dinlenmesine” kararıyla bazı çevrelerin hedef aldığı isim.Hukukcu olmadığının altı sık sık çizilen Kel Ali.
(Anayasa Mahkemesinin şu anki başkanı ve vekili de hukukcu değil ama o konumuz değil)

Peki neden İSKİPLİ ATIF HOCA’yı üzerine basa basa hatırlattı başbakan? Şapka inkilabına karşı çıktığı hatta daha şapka inkilabıyla ilgili kanun çıkmadan kaleme aldığı "frenk mukalletliği ve şapka” kitabıyla kanuna muhalefetten suçlu bulundu ve idam edildi. Başbakanın vurgu yaptığı konu bu.Kel Ali’de o idam kararının çok sonrasında bakanlık yapan biri. Yani CHP’nin başbakanın kendi ifadesiyle kara geçmişini işaret ediyor.

Chp’nin yıllardır verdiği mesaj ortada."Başabakan rövanş peşinde".Ne için rövanş,kiminle rövanş? CHP’ye göre Erdoğan CUMHURİYET ve ATATÜRK ile rövanşın yollarını arıyor.CHP’ye göre Erdoğan’ın son verdiği örnekteki ısrar ve öfkeli ses tonu bir planın parçası.Aslında amacı DERSİM KATLİAMI ya da o dönemin acılarıyla yüzleşmek değil CHP’Yİ tartışmaya açmak.O acçılan tartışa üzerinden de Atatürk’e ulaşıp,Cumhuriyeti sorgulatmak.

Başbakanın İskilipli Atıf Hoca örneği biraz düşündürdü açıkcası.Gerçekten ne oldu diye sorgulamaya itti.Kimdi bu Hoca. 30’lu yılların sonunda yaşananlarla nasıl bir bağLantısı olabilirdi ki.Sonuçta istiklal Mahkemelerinin görevi 1927-28’de sona ermişti.Gerçekten bu örneği vererek başbakan aslında başka bir tartışma alanı mı yaratmak istiyordu? Önce İskilipli Atıf Hoca’ya ulaşmakta fayda vardı.

Kimin hangi çevrelerin savunduğu belli artık İSKİPİLİ HOCA’yı.Zaten Erdoğan’ın örnek vermesi ve sesinin rengine bakarak bilen bilmeyen de sahip çıkacak artık.

Bir de şu noktadan bakmak gerek İskilipli Atıf Hoca’ya ne dersiniz?

Cemiyeti Müderrisin Beyannamesi (25 eylül 1919)

Hemen altını çizelim İskilipli Atıf Hoca bu cemiyetin 4 kurucusundan.

Şöyle başlar o beyanname;

ey anadolu’nun masum ve mazlum ahâlisi!

bir zamanlar ne kadar şen ve bahtiyar idiniz. hemen hepiniz çoluğunuz ve çocuğunuzun yanında, tarlalarınızın, bağlarınızın başı ucunda, çiftinizle, çubuğunuzla uğraşıp vaktinizi hoş geçirmeye çalışır idiniz. bir müddetten beri size ne oldu?...

ve bir kaç paragraf sonrası:

... Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvâ-yı Milliyye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdâne bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahâlî ve askerden cem’ ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak ve “siz mevkiinizde sebat edin, biz şu taraftan onların arkasını çevireceğiz” tarzında yalanlar ve hilelerle savuşup kaçarak zavallı neferlerimizi ve ahâlimizi boşuboşuna kırdırmak usulünü takip ediyorlar. Biçare millet! bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hâlâ tamamen anlayamamıştır.

... İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harb-de mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin netâyicine katlanarak telâfisini sabr ü sükûn ve akl ü tedbir dâiresinde izâle etmekten başka çare var mıdır? Yunanlılarla harbe tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan şöyle mukavemet ettik, böyle zayiat verdik gibi yalanlarla halkı iğfale çalışıyorsunuz!

... Kuvâ-yı Milliyye belâsının tevlit ettiği mecburiyetle galip devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik. Devletler şimdi bize: “Eğer Anadolu’da Kuvâ-yı Milliyye isyanını devam ettirir ve bastıramazsanız İstanbul’u da elinizden alacağız” diyorlar. Kuvâ-yı Milliyye eşkiyası ise İstanbul’u da elimizden çıkarmak ve memlekete son hizmet şeklinde son ihanetlerini de yapmak için çalışıyorlar.

... ulemâyı asıp keserek mallarını yağma ederken kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuvâ-yı Milliye namını veriyorsunuz? Milleti öldürerek, mahvederek hukuk-ı milleti müdâfaa edeceksiniz öyle mi? Utanmaz hâinler, artık yetişir, yakamızı bırakın: Cenâb-ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerine olsun!”

... vaktimiz pek daraldı; ve bu âsilerin, ba-ğilerin, şekavetlerinden, cinayetlerinden halk bunaldı kaldı. Eğer bu ateşi kendi kendimize söndüremeyecek ve Anadolu’da asayişi temin ile biçare vatandaşlarımıza refah ve huzur vermeyecek olur isek galip devletler tarafından bildirildiği veçhile Pây-i tahtımızdan, sevgili İstanbul’umuzdan mahrum edileceğimiz gibi Anadolu’nun da ecnebiler tarafından istilâ olunacağı şüphesizdir.

... halife-i zîşânımız ve sevgili hakanımız efendimiz hazretlerinin de âsileri tedip etmek ve sizin rahatınızı ve saadetinizi temin eylemek için cem’ edilecek kuvvetin başında olarak bizzat oralara geleceklerini sizlere tebşir ederiz. Hazır olunuz! ve hâinlerden, bu canilerden vatanı kurtarmak için size düşen vazifeyi ifâda kusur etmeyiniz.

... Elinize aldığınız fetvâ-i şerif ki Allanın emridir, okuduğunuz hatt-ı münif ki halifemizin, padişahımızın bir fermanıdır, siz Allanın emrine halifenin fermanına ittibâen bu canileri, bu katil canavarları daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz. Şu alçaklar ve hempaları bu cinayetleri hep sizin sayenizde yapıyor; bunları vücudlarını külliyen dünyadan kaldırmak beşeriyet için, Müslümanlık için bir farz olmuştur.

... Padişahımız halifemiz efendimiz hazretlerinin merhamet ve şefkat kucağı size açılmıştır. Hepiniz koşunuz, geliniz dünya ve ahiret saadetini ihraz ediniz: İşte size ihtar eyliyoruz. Allahını, peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin!
///////////

O DEDİĞİNİZ TARAF KİMİN TARAFI?

Şapka devrimine muhalefetten mi?
Yoksa bu bildiri ve faaliyetler nedeniyle mi?
Gerçekten Şapkaya “hayır” diyeni mi astırdı Kel Ali?

Hani bir laf var ya;

“ŞAPKA” DÜŞTÜ “KEL” Mİ GÖRÜNDÜ ?

15 Kasım 2011 Salı

“10 KASIM MI, ATATÜRK’Ü ANMAMA MI” DEDİNİZ?

Binlerce cümle,
Onbinlerce kelime...
Bir dergiden bahsediyorum,
Türkiye Cumhuriyeti'nin en prestijli markalarından birine ait.
Neden mi en prestijlisi?
Ee ne de olsa Messi kemer baglamayı,
Rooney çıkış kapılarınıi gösteriyor,
Yetmiyor Kobe yemek yaparken,
Wozniacki çay servisine cıkıyor,
Bir dönem Kevin Kostner kullandı air-buslari...
Herbiri Türk Hava Yolları personeli
Yani “we are globally yours.
Bir de dergisi var Thy'nin,
Skylife!!!


Her ay yolcular için çıkan;
Koltuk ceplerinde üzerinde "beleş alabilirsiniz" yazan.
Türkiye'yi anlatıyor hani yolculara,
Dünyanın dörtbir yanında uçarken,
Onbinlerce yolcuya "biz buyuz","ülkemiz de bu" diyor.
Ticari bir amaçla çıkmayan bir dergi.
Yani ne yazalım da satalım, para yapalım kaygısı yok.
Skylife’da ne verirsen o gidiyor.
Peki o derginin "KASIM" sayısında ne var?
Birbirinden ilginc gezi yazıları,
Yazarlar,reklamlar, yemek tarifleri,biyografiler vs.vs.
Unutmadan,elbette unutmamak lazım;
Bir konu daha var bu sayıda
Malum 10 KASIM.

208 sayfada
Binlerce cümlede
Onbinlerce kelimede
10 KASIM unutulmamış.
"Bir Dünya Liderini Anıyoruz" başlığıyla...
4 cümlede, 42 kelimede.
“- De - da” ekleri dahil.
Saygıyla ve şükranla anılmış.
Mustafa Kemal Atatürk
208 sayfada 4 cümleyle 42 kelimede...

Hadi yazmadınız anlatmadınız,
Yeriniz yoktu,
Hatta sadece birgünlük anma,sadece 10 Kasım;
“Ne gerek var koca dergide 5 – 10 sayfa ayırmaya” dediniz.
Hiç değilse Atatürk ve Havacılık diyerek bir iki fotoğrafla ansaydınız.
Eliniz mi gitmedi,bir yerlerde gizli kalan duygular mı karşı çıktı?
Oysa “vicdanınızı” sızlaması gerekmez miydi ?
Sizin vicdanınız sızlamadı ama O’nun kemikleri sızladı bir kez daha.

((( Küçücük bir not bu sayiya ait:
Caroline Wozniacki için 3,
Yazar-gazeteci Kanize Murad icin 5 sayfa aayrılmış,
Cümle ve kelime sayısını sayamadım çünkü yolculuk bitti.)))

7 Kasım 2011 Pazartesi



HELİN...
5 Yaşında bir kız çocuğu...
Bu ülkenin en gerçek yanıydı HELİN’in isteği.
Acıttı yürekleri.
Daha çocuktu, 5 yaşında.
Gözleri öyle derin bakıyordu ki, çaresizliğin ne olduğunu çok erken öğrendi HELİN.
Depremle öğrenmedi üstelik.
Babasının neden sık sık onları bırakıp gittiğini anlayabilmişti bu küçük yaşında.
Bir İstanbul’a bir izmir’e.
5 yaşında işsizliğin ne demek olduğunu öğrenmişti Helin.
Belli ki minik yüreğini çok acıtmıştı babasının her gidişi.
Artık gidemeyecek bir İstanbul’a bir İzmir’e.
Kirada oturdukları ev hasarlı.
Prefabrik bir evde yaşama tutunuyorlar şimdi.
Devlet geldi Helin’in yanıbaşına.
Gözlerinin içine baktı.
Bayramdı üstelik.
Başka yerlerde çocukların en mutlu olduğu günlerdi.
Helin ne isteyebilirdi ki... 5 yaşındaydı.
Oyuncak, harçlık ya da bir iki güzel söz.
Öyle olmadı ama.Helin en derin yarayı açtı kısık sesiyle.
Onca büyük adam onca kamera vardı karşısında.
Kimseden saklamadı.
Kimseden utanmadı, korkmadı.
Ayakları üşüyordu,
Üşüyordu üşüyordu...
Oysa “geldik sarıldık ısıttık seni” diyeceklerdi .
Öyle olmadı,Helin “ayaklarım üşüyor” dedi çorap istedi.
Sadece çorap.
Talimat verildi hemen ÇORAP için.
Bir çift çorap ve talimat.
Devletti adı onun; çorap talimatıyla ısındı Helin’in ayakları.
Üşümüyordu artık.
Talimatlı çoraplar sıcacık tuttu.
Kimse görmedi Helin’in gözlerindekini.
Çocuk yaşta öğrendiği işssizliği, çaresizliği farkedemedi.
Babası için “iş” istedi 5 yaşında BÜYÜYEN HELİN.
Çaresizliği öğrettti bu ülke ona.
Ayakları sıcak üşümüyor artık,
Ya küçücük yüreği?