8 Mart 2012 Perşembe

TAŞIMA SUYU VE ARTAN REFAH


Fotoğraf birkaç hafta öncesine ait.
Çok şey anlatıyor aslında.
Söze gerek bile bırakmıyor.
O yüzden seviyorum fotoğrafları...
Ama en çok da ne anlatmak istediğini bilerek çekenlerinkini.
Sabah gazetede bir röportajın satıraraları dikkatimi çekti.
Bir soru bir yanıt. Kesintisiz süren eğitim tartışmalarına ait.
Soruyu gazeteci soruyor, yanıtı 6 yıl Milli Eğitim Bakanlığı yapan siyasi veriyor.
Soru: Okula başlama yaşının öne çekilmesi doğru mu?
Hüseyin Çelik: Evet. Çünkü beslenme kalitesinden dolayı refah toplumu olduk. Ailelerin durumu iyileştikçe çocukların gelişimine yansıyor.(Akşam Gazetesi 8 mart 2012.Çiğdem Toker)
“beslenme kalitesinden dolayı refah toplumu olduk”
Siyasinin söylemiyle o kadının fotoğrafını yanyana koyuyorum, Hiç örtüşmüyor hiç denk düşmüyor.
Hangisi doğruydu?Hangisi hayatın kendisiydi?
Hangisi...
Diyor ki Hüseyin Çelik: “Ailelerin durumu iyileştikçe..”
İyileşmenin tanımını yapabilir mi acaba akademisyen siyasetci Hüseyin Çelik?
Anlatmak kolay da mutluluğun resmini yapmak kadar zor mudur, iyileşmenin doğrusunu anlatmak?
Ya da bu fotoğraftaki iyileşmenin bir anlatımı var mıdır?
Çeşmeye iyice bakın, üzerinde bir tarih var: 1994.
20.yüzyılın Türkiyesinde ilçeye su ancak gelebilmiş.
Övünç kaynağı olmuş o tarih, çeşmenin üzerine yazılmış ama ilçedekilerin kaderi olmuş.
Omuzlardaki yük su taşımak değil,
Yükün adı yaşabilmek; üstelik insanca...
Plastik bidonlarla taşıdığı suyla tenceresini kaynatacak, beslenme kalitesini arttıracak.
Sağlıklı bir yaşam için taşıma suyuyla temizlik yapacak
İyileştirmeyi hissedecek bir bardak taşıma suyuyla demlenen çayda .
Hangisi doğru ? hangisi hayatın kendisi?
Hangisi...

(YILMAZ AYNALI KARDEŞİMİZİN EMEĞİNE TEŞEKKÜR EDİYORUM...ARDAHAN DAMAL’DA GERÇEK BİR KESİT...21.YÜZYILIN TÜRKİYESİNDE GERÇEĞİN BİNLERCE KELİME YERİNE TEK KARE ANLATIMI.)

7 Mart 2012 Çarşamba

KİMİN ŞEHİDİ DAHA DEĞERLİ?

Korku heyecan acı yarattı ilk duyulduğunda o haber
“Uludere’de 34 kişi sınırı geçerken bombalandı.”
İlk resmi açıklama: Terörist grubu vuruldu.
Birkaç saat sonrası,
2. resmi olabilecek açıklama:”terörist de olabilir kaçakçı da”
Birkaç saatin de sonrası,
3.ama resmiyet kazanan "ilk" açıklama: “Kaçakçılar”
Nihai açıklama en resmi olanı: “babadan atadan kalma kaçakçılık yapan köylüler”
Sivil vatandaşlar, masum insanlarımız…
Açıklamalar ardı ardına.
Acıdı Türkiye’nin yüreği…
Ve sonunda tüm Türkiye öğrendi ki;
Uludere’de ölenlerin hepsi ŞEHİTTİ.
Şırnak Valiliği kartlar hazırladı
Emine Erdoğan’ın ziyaretinde ölenlerin yakınları taktı o kartları
Güvenlik gerekçesiyle,
O kartı olmayan Erdoğan’ın bulunduğu eve giremedi.
Kartlarda tanıdık ifadelere vardı:
“Şehit annesi”
“Şehit babası”
“Şehit kardeşi”
“Şehit yakını…”
Devlet sonunda kararını verdi Şehitti hepsi

Üstelik kendi askerince bombalanan, öldürülen şehitler
Türkiye’nin acı bir gerçeği ne yazık ki şehitlik
Tazminatla dindirilmeye çalışıldı acılar hep
Bir evladın, bir babanın, bir canın yarısının acısı kaç para ederdi ki?
Şehitlik mertebesi ULUDERE’de de çıktı Türkiye’nin karşısına.
Üstelik tazminatı da belliydi ölenlerin.
123 bin lira.
Sormadan edemedi Türkiye…
“Askere, polise şehitlik tazminatı 50 bin lira,
Uludere’de şehit olanlara ise 123 bin lira…”

Yok olan hayatlar ortak acılar kapanmayan yaralar hepsi bir hepsi aynı
Peki kimin şehidi daha değerli?

2 Mart 2012 Cuma

YALANLA BESLİYORLAR BİZİ


Hani diyorlar ya "dünyanın en büyük 17. ekonomisiyiz" diye...
Böbürleniyorlar üstelik hiç durmadan...
Yoksul kalmadı,açlarımızı doyurduk, öksüz bırakmadık kimseyi diye caka satıyorlar ya...
Ve her söze başladıklarında kimsesizlerin kimi olmakla hava basıyorlar... Övünüyorlar,kimsesizin “kim” olduğunu bile bilmeden.
Uzakları yakın ettik diyorlar her fırsatta, uzaktakinin yalnızlığını bilmeden.
Gösterdikleri ile yaşatıyorlar, göstermek istediklerini anlatıyorlar hep bir ağızdanBirgün Musa oluyorlar ertesi gün Firavun ...
Dokunuyoruz halka, biliyoruz dertlerini diyorlar,hissetmeden yaşamadan...
Bir fotoğraf anlattı tüm bunları aslında yalan olduğunu...
Ne büyüyen ekonomileri ne böbürlenmeleri ne de "bitti" dedikleri yoksulluk gerçeği...
Tek bir kare fotoğraf kanıtladı hepsini.
Düşündürdü, hüzünlerdirdi ve hissettirdi...
21.yüzyıl Türkiyesi ya adı.
Modern, devasa, global dünyanın baş aktörlerinden.
Oysa kocaman bir yalan olduğu tek bir kare fotoğrafla çıktı ortaya.
Gerçekti... ne ışık oyunu ne de “amca sen burada dur” vardı içinde.
Bir odada ortak bir yaşamı anlatıyordu.içinde yoksulluğu, yalnızlığı, çaresiz bırakılmayı taşıyordu;unutulmuşluktu adı.
Fildişi kulelerinde yaşayanların hiç bilmek istemediği,
İktidarını kaybetmekten korkanların görmek istemedikleri bir yaşamın kanıtıydı...
Göstermeyi hiç istemedikleri gerçekleri gösterdi o tek kare fotoğraf.

VE NAZIM’I hatırlattı...
“ah benim insanlarım! yalanla besliyorlar bizi,. hâlbuki açsınız. et'le, ekmekle. beslenmeye muhtaçsınız..”

Not:fotoğraf Yılmaz Aynalı kardeşimize ait.Türkiye’nin -bir şehrinde- çoğu insanın sadece haritada yerini bildiği Ardahan’ın Damal ilçesi Oburcak köyünde çekildi.Emeğine yüreğine ve gören gözlerine sağlık Yılmaz.)

7 Şubat 2012 Salı

ACILARA ZAMAN AŞIMI VAR MI?





Acılara zaman aşımı var mı?
Ya ölümlere?
Zaman aşındıkca acılar da yok olur mu?
41 insan... 41 yaşam...
41 isim... 41 zaman... 41 acı.
O gün oradaydım.
Bir annenin evladına veda edişine tanıklık ettim.
Karşıyaka mezarlığındaydık onlarcası ile birlikte.
Çok acı çok ölüm çok veda görmüştüm o güne kadar.
Karşıyaka’nın tepelerinden birinde,
Taze kazılmış bir mezarın yanıbaşındaydı,
Sesi soluğu çıkmıyordu artık.
Oysa isyan ediyordu çığlık çığlığa
Ve kimse duymuyordu o çığlıkları.
Belli ki acı yırtıyordu yüreğini,kanıyordu içinde bir yerleri.
Gözlerinden yaş akmasa da yüreğinde kan damlaları birikmişti.
Kolay değildi bu veda... Gidip gelecekti son vedasında...
Üstelik Hızlıca gidip HIZLANDIRILMIŞ dönecekti.
Toprağa hınçla parmaklarını geçirdi... Tırnaklarının arasında kaldı kum taneleri.
Söküp çıkaracaktı,toprağa vermeyecekti.
Sımsıkı avuçluyordu; yavrusunun elini tutarcasına.
Yüzünü yasladı toprağa sonra, onu koklarcasına uzandı.
Gözünden o an döküldü bir damla yaş, toprağa karıştı.
Nedenini hiç bulamadı.soruları hep yanıtsız kaldı.
Çok gençti...tarih 2004...aylardan temmuz.
Belki benden küçüktü... Belki benden çoktu gülüşleri.
Benden çoktu yaşama sevgisi... Belki hepimiz gibi bugünleri görmekti dileği.
Ve daha nice yılları ardında bırakmaktı hayali... Olmadı... HIZLANDIRDILAR onun yaşamını. Öldürdüler.
Son görev sorumluluğuyla ordaydı onlarcası. Ama birtek sorumlusu yoktu HIZLANDIRILAN ölümlerin.
“Adalet treni kaçmadı henüz” diyerek topraktan kaldırdı annesi yüzünü.
Geri getirmese de hesabını verecekti birileri, adaletin treninde.
Her temmuz... her doğumgünü... her yeni yıl.. zaman aşımı olmadan büyüdü acısı...
Zaman aşımı ana yüreğindeki acIyı hafifletmeyecekti
Zamanla daha da arttı sızısı. Daha da yaraladı.
Zaman aşımı aşındırmıyordu bir annenin acısını.
Zaman aşıp gidecekti ama acı hep olduğu yerde katlanarak yaşacaktı.
O anne ve diğer 40 anne için:
ADALET TRENİ ÇOKTAN KAÇMIŞTI...

24 Ocak 2012 Salı

BABAM VE BÜYÜK İNSAN

Yaşım çok küçüktü... hani sözcüklerin anlamını bile bilemediğimiz zamanlardaki...
Sabahın ilk ışıklarıyla bakkal dükkanımızı açardı babam.
Koltuğunun altında çoktan sıkıştırdığı Cumhuriyet Gazetesini dükkanın orta yerindeki masaya bırakırdı.
Okuduğu gazeteden fişleneceğini hiç aklına getirmezdi,


O günlerde kimse korkmazdı kimlerin “o” gazeteyi göreceğinden.
Orta yerde dururdu.
Hep aynı sayfada uzun uzun kalırdı. Okurdu bakkalda müşteri olmadığı anlarda.
En derinde o sözcüklerle buluştuğunda gelen müşteriye yüzünü asardı.
Dikattlice bakardım yüzüne,”Uğur Mumcu” derdi; “büyük adam”
Anlatırdı yandaki komşu manava kasaba babam:
... “cesur bir kez, korkak bin kez ölür”.
“demokrasi, özgürlük, vurulduk, asıldık öldürüldük ey halkım unutma bizi...”
Hiçbirinin ne anlama geldiğini bilmeden dinlerdim.
Babamın sözlerindeki heyecana,inanca hayran kalırdım...
“Büyük adam” sözü hep hayallere süreklerdi beni,
Bir çizgi roman kahramanı gibi algılardım Uğur Mumcu adını.
Yaşım daha 5 – 6 ..
Çok zaman geçti değişti herşey
Değişmeyense babamın sabahın ilk ışıklarıyla bakkalı açması
Ve masa üzerindeki gazetesiydi...
Büyüdüm... Yaş oldu 17 - 18...
Sözlerin cümlelerin ne anlatmak istediğini kavrar oldum.
Okunmuş bir Cumhuriyet Gazetesinde babamın “büyük adam” dediği Uğur Mumcu’yla tanıştım...
Anlamaya çalıştım.. düşündüm... demokrasiyi, özgürlüğü,kürt sorununu...
Ve öğrenmeye çalıştım:
“mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamak gerektiğini...
Ölümü de biliyordum artık suikastı da.
24 Ocak’tı... Yıl 1993. Yaşım 18.
Babamın yüzündeki acıyı unutmadım uzun süre.
Gözyaşıyla komşu manava kasaba anlatıyordu yine Uğur Mumcu’yu
Bu kez ölüm vardı acı vardı sesinde.
Milyonlarcası ile birlikte yürüdük soğuk bir kış günü.
Açmadı babam o gün bakkalı. Gazete de almadı.
O büyük insanı küçücük insanlar nasıl yokedebilirdi ki?
“Neden” diye sordum günlerce.
Biraz daha büyüyünce anladım nedenini....
Birkaç yıll sonra kapattı bakkalını babam...Gazetesini artık evinin balkonunda okuyor.
Çekinerek söylüyor hangi gazeteyi okuduğunu.
Yine de inandıklarına sahip çıkarak dimdik yürüyor,konuşuyor, savunuyor...
Bense gazeteci olmaya çalışıyorum 14 yıldır...
“Büyük adamın” ardındansa tam 19 Yıl geçti.
6 935 gün... 16 640 saat... 9 986 400 dakika...
“Zaman su gibi akıp geçiyor” du ya hani,
İşte o söz bu sokakta yalanla el ele yürüdü.
Burası Uğur MUMCU’nun sokağıydı çünkü...
Karanlığın aydınlıkları esir ettiği yerdi.
Bombanın patladığında YOK OLDU ZAMAN DENEN YALAN.
Acıyı aynı bıraktı milyonlarca dakika geçse de;
Aynı yerde kanadı kırmızı bir karanfil...
Ve Bir Pazar sabahıydı, hiç Pazartesi olmadı o sokakta...
KIRIK BİR GÖZLÜK MİRAS KALDI MİLYONLARA ...
BAKMASINI BİLENLERE...

23 Aralık 2011 Cuma

İYİ UYKULAR TÜRKİYE

İYİ UYKULAR TÜRKİYE !!!



Tam 14 gün boyunca bütçe denleştirmeye uğraştılar..
Sabahlara kadar “insanüstü” çalıştılar.
An geldi yorgunluktan bitap düşüp uyuyakaldılar...
Yeri geldi güldüler yeri geldi bardak kırıp birbirlerinin boğazına sarıldılar.
Ne de olsa herşey millet içindi.
Halkın refahı, mutluluğu, insanımıza daha iyi hizmetti aşkın adı.
Tarihi bile sorguladılar. Biri sırf bütçe denlkeşsin diye “Kıbrıs’ı işgal ettik” dedi.
Katilamları isyanlara çarpıp yüzleşme açığını nasıl kapatacağını anlatan oldu.
Elma ile armutu topladılar millet için. Simit hesabıyla vatandaşın cebinden çıkanı buldular.
Et fiyatlarıyla bir deri bir kemik kalan çocukları doyurdular.
“Ekmek dün bu kadar alınıyordu bugün bu kadar” diyerek halk ekmek kuyruklarını bitirdiler.
Vuvuzela öttürdüler. “İşssizlik azalıyor anlamayana davul zurna az” dediler.
“Şahsıma yönelik sataşma var” hırsıyla hop oturup hop kalktılar. Ne hainlik kaldı ne şerefsizlik.
“Grubumu itham eden ağır sözler” dediler, 69’a göre söz hakkı istediler.
“Çüş” diyeni de çıktı, ithamlarında dozu kaçıran da. Kaçırmak girince işin içine,
Muhalifine “Gaz kaçırıyorsun” diyerek milletin doğalgaz faturasını hatırlatma çabası bile oldu.
Kıpkırmızı kesildi yüzleri.
Utançtan değil,liderine atılan lafa yanıt verememekten;
Kiminin ar olmasa da şah damarı çatladı.
Soyadımı doğru söylemediniz diye isyan edeni oldu.
Kavga çıkardı.
Millet okusun da ne kavgalar veriyoruz görsün diye tutunaklara girmeye çabaladı az konuşanı.
“2012 yılı bütçesi üzerine Grubum adına söz almış bulunuyorum” dedi herbiri.
Tam 1500 sayfa tutunak tutuldu millet için.140 saat sürdü milletin bütçesini denkleştirme kavgası.
Ama 5 dakikalarını aldı 7 500 liralık emeklilikleri.15 gün boyunca düşmandılar iki dakikada kardeş oldular
Ne bağırdı ne de küfretti hiçbiri.
Yoksulluk diyen de olmadı açlıkta,
İşsizlik mi emekli mi hiç duyulmadı.
Kürt de yoktu Türk de. Kavga da yoktu gürültü de.
İki önerge,
4 parti ortaklaşa bitirdi herşeyi.
Eşine az rastlanır bir uzlaşıyla üstelik.
2 yıl vekil olana “emeğinin” karşılığı verilmeliydi.
Verildi.
İyi uykular Türkiye...

6 Aralık 2011 Salı

HİÇ "TORLUK" GÖRDÜNÜZ MÜ?

SİZ HİÇ “TORLUK” GÖRDÜNÜZ MÜ?
Birkaç gün önceydi sanırım,minik bir kız çocuğunun kaybolduğu haberi düştü ajanslara. Konya Beyşehir’de 2 yaşında bir kız çocuğu;adı Songül’dü.
O kaybolmadan önce 9 kardeşinin en küçüğüydü.
Kaybolmadan önce diyorum çünkü kaybolduğunu duyan hamile annesi sinir kriziyle 10.doğumunu yaptı. O da kızdı.
Beyşehir’de ormanlık bir alanda,Yeşildağ civarında kayboldu Songül.Çok soğuktu o gece.Eksi 5 dereceye düştü sıcaklık.Ağladı bütün gece.Korktu çok üşüdü.Üzerinde bir tek kazağı vardı Songül’ünhiç montu kabanı olmadı çünkü. Üşüdü ağladı.Korku ısıttı minik yüreğini ama elleri ayakları buz kesti.
Seferber oldu babası arama kurtarma amcaları.20 saat sonra buldular Songül’ü.Ormanlık alanda çalıların arasında ağlıyordu.
Onu bulan amcasının yanında güvende hissetti kendisini. Konuşmadı, ağzında zaten emziği vardı, açtı üstelik.Çok iyi bildiği açlıkla ağlıyordu.Bir daha ağlamadı.Hiçbir şey yapmadı. Öylece durdu.
Baba Necat Çelik (42).
Mardin’den kalkıp Beyşehir’e geldi. Mardin nere Beyşehir nere.
Dile kolay 900 km. Ama ekmek parası, işsizlik, açlık ve yoksulluk. Kadere boyun eğmemekti adı.
Yeşildağ’ın ormanlık alanında çadırını kurdu.11 nüfus naylon çadırın altında yaşam savaşı veriyordu.Meşeden odun kömürü yapıyordu Necati Çelik. Hani piknik keyfinizin olmazsa olmazı.Yanınca; ete, tavuğa ayrı bir tat veren. Oysa Çetin Ailesi tadını unutmuştu hatta iki yaşındaki Songül hiç bilmedi onları...
O çadır hayatlarıydı. Okul görmedi çocuklar.Banyo desen çadırın orta yerinde.Tuvaletse dışarda.Hastalık bırakmadı yakalarını. Hastane nedir bilmedi hiçbiri. Çadırları herşeydi. Songül’ün 37 yaşındaki annesi 10.çocuğunu da çadırda doğurdu. Doktorsuz, ebesiz...

Çadır kurulduğunda Ağustostu.Aralık geldi, dönmeleri gerekiyordu Mardin’e. Dönemedi baba Necati Çelik.2 ay erteledi memlekete dönmeyi.”Ama orada İŞ, AŞ yok. Biraz daha para kazanıp, ekonomik sıkıntı yaşamamak için kaldık." diyebildi.
10 çocuğu için gurbette çadırda yaşadı Necati Çelik.
Odun kömürü yaptı günlerce. Torluk kurdu.Ateş yaktı.Meşeleri için için yaktı. Kendisinin karısının yanma ihtimalini düşünmeden ateşle savaştı.-siz piknik keyfinizi sürün diye.- Odun kömürünün nasıl yapıldığını anlatmak zor. Gözünüzde şöyle canlansın yeter: “Ortalama 100 kg odundan 20-25 kg mangal kömürü yapılıyor. 15-20 gün sürüyor o emek.”
Peki bunca alınterinin karşılığı.Kiloda sadece 2,50 TL.
Hadi bir hesap yapalım:
100 kg odun toplayıp TORLUK kuran Necati Çelik en fazla 62.5 lira kazanacak.
Siz hiç Torluk gördünüz mü? demem o yüzden.
Odun kömürü yakıp keyif yaptığınızda bir düşünün derim.
Songül’ün ağlamasını...babasının 11 kişilik ailesini bir naylon çadırda hayatta tutmak için verdiği mücadeleyi...37 yaşındaki annesinin 10.çocuğunu doğuruşunu. Yoksulluğu...işsizliği..açlığı..zorunlu göçleri...eti..tavuğu...kömürü... pikniği...
Konya Beyşehir’de 2 yaşındaki Songül kayboldu,ne mutlu ki bulundu...
Bana bir yerlerdeki acıları tanıttı Songül..
Yoksulluğun, çaresizliğin, kimsesizliğin “Torluk” halini gösterdi...
Songül’ün bulunması aslında:
“ Türkiye’nin küçük ama milyonlarca gerçek fotoğrafını tanıttı.”